Yağız Kelimat Lafızlar

Mayıs 19, 2007

KUTSAL GERÇEK

Kategori: Hikaye — yagizkelimatlafizlar @ 12:55 pm

KUTSAL GERÇEK

 

-Kaç yıldır benim yanımdasın? -20 yıldır efendim

 

 

 -Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

 

-hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

 

-Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin?

 

-Evet

 

-Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin?

 

-Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak bunlardan hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki onlar sonsuz bir yükselmeye yolculuğuna çıkmış insan oğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

 

-Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

 

-Baktım ki, insanların bir çoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor,kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğe, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı,onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa be varlığımı ve bütün isteklerimi O’na satıp, gönlümü yalnız O’nun sevgisine açtım.

-Devam et! -insanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak bir çoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

-Devam et yavrum -Yine baktım ki , insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

 

-sonra? -Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve’vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

 

-Doğru… -Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yerer de artardı bile.

 

-Ve yedinci? -Yedinci olarak şunu gördüm ki; insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine… bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O’na sığınıp yalnız O’ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu.

 

-seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu 7 gerçek etrafında döndüğünü tespit ettim.  700 YILLIK ALTIN ÖĞÜT ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına çakacaktır. Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.

 

Bu dünyada inancını kaybedersen, Yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol, Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, Bildin bilme Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.  Üç kişiye acı: 1-Cahillerin arasındaki alime, 2-Zenginken fakir düşene,

 

3-Hatırlı iken itibarını kaybedene.  

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma.  

“Bilesin ki atın iyisine DORU” “Yiğidin iyisine DELİ derler.”*

 

Ancak ondan anlar

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 12:54 pm

Ancak ondan anlar

 

II. Abdülhamit zamanında Enderun’da Tıfli lakabı ile meşhur bir zat vardı. Bir gece körkütük sarhoş olmuş ve Karacaahmet mezarlığına giderek, ölen arkadaşının başında nara atmış ve kahkalarla gülmeye başlamıştı. Ancak bölgenin güvenliğinden sorumlu subaşı kendisini yakalayıp karakola götürür. Komiser Tıfli’yi şöyle bir süzdükten sonra sordu: “Gece yarısı mezarlıkta ne işin vardı?” ”Arkadaşıma üç ihlas, bir fatiha okuyordum, komiserim” dedi. Bu duruma öfkelenen komiser: “Ulan, atarak ve kahkahayla fatiha okunduğu nerde görülmiştür?” deyince Tıfli şu cevabı verdi: “Komiserim sen bilmezsin, orada yatan ancak bundan anlar.”

 

Kategori: Hikaye — yagizkelimatlafizlar @ 12:50 pm

İSRAF

 

           Ondokuz yıl evveldi. Stockholm’ e gitmiştim. Bir otele
indim.Geceydi.Sabahleyin, tıraş olmak için lâvaboya gittiğimde, aynanın
yanında ilginç bir yazı gördüm. Lütfen diyordu, tıraştan sonra jiletinizi
çöpe atmayın.Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa,
İsveç çelik sanayiine yardımcı olun.

 

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla
İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ” İsveç çeliğinden yapılmıştır”
diye yazardı. İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe
gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.

İsviçre’ de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, basın
bir haberi duyurur. Şu tarihte, şu saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen
hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne
kadar kitap, dergi, gazete varsa, kağıt, ambalâj, kutu varsa, velev ki, bir
ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına
yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.

Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere
düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor,
bulmaya çalışıyor. Çocukluk işte, aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi
için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi? Rahmetli ilk defa
sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. Sen oturduğun yerden ahkâm
kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar
zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği,
çilesi var biliyor musun? Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain’in proposlarını
okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde
bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur
diyordu. İlâve ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri,
göz nuru, el emeği vardır diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevâzı yaşayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar japonlara göre ruhen tekâmül
edememiş, hayatın mânâsını anlayamamış, zavallı kimselerdir.Böyleleriyle,
zavallı, evini belediye mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.  Bir
insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar
gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu
olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der, Allah
şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar
ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden
başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan
kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun
toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek
yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevâzı, ne kadar gösterişten uzak…

Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakta,
gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz
kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz? Hayat çok
ince, akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine
bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım. Bir mıh
bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya savaşı kaybettirir
diyordu. Maddî durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir,
hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan
büyük bir edep ve incelik vardır.
yazar ve kaynak bilinmiyor

<!– –>

BİR DUANIN AĞIRLIĞINI SADECE ALLAH BİLİR

Kategori: Hikaye — yagizkelimatlafizlar @ 12:48 pm

BİR DUANIN AĞIRLIĞINI SADECE ALLAH BİLİR

 

Loise adında, çok fakir giyimli bir kadın, yüzünde derin bir hüzünle bir markete girer. Market sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. “Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu” söyler. John adındaki market sahibi, ona ters bir şekilde bakar ve derhal dükkanını terk etmesini söyler.

Bu davranış Loise’i çok üzer ama, ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek, “Lütfen efendim” der, “Paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.” John, kendisine bir kredi açamayacağını, çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.

O sırada dükkanın girişinde bekleyen bir müşteri, ikisinin arasında geçen bu konuşmayı duymuştur. Markete girerek John’a yaklaşır ve “Ben o kadının almak istediklerine kefilim” der. “Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.”

Market sahibinin yüzü buruşur. Çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve “Bir alış-veriş listen var mıydı?” diye sorar. Louise bir an duraksar, “Hayır efendim, ama hemen yazabilirim” diyerek, başını önüne eğer ve çantasından çıkarttığı ufak bir kağıt parçasına utana sıkıla bir şeyler karalar. “Tamam” der marketçi ve alaycı bir edayla, “Şimdi listeni terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım!”

Louise, şaşırmıştır ama listesini manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakır. Başı hala öne eğiktir. Diğer müşteri, gözlerini terazinin kefesine dikmiş, marketçinin ne yapacağını merakla beklerken, market sahibi listede yazılanlardan birini terazinin öteki kefesine koyar ve “alaycı bir gülümseme” ile kağıt parçasının olduğu kefenin yukarı fırlamasını bekler. Ama terazinin kefesi yerinden kıpırdamaz. İkisi birden hayrete düşerler. Market sahibi, müşteriye dönerek, kısık bir sesle, “İnanamıyorum.” der. İnanılacak gibi değildir de zaten.

Kefil olan müşteri, market sahibinin haline gülerken, marketçi, çoktan diğer kefeye, eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama, nafile, diğer kefeyi yerinden kıpırdatamamıştır bile. Terazinin kefesini, artık üzerindekileri almayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir.

Loise, kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılırken, market sahibi merakla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kağıdı eline alır. Okuyunca şaşkınlığı bir kat daha artar. Çünkü kağıtta alış-veriş listesi yerine sadece bir dua yazılıdır:

“Allah’ım neye ihtiyacım olduğunu en iyi sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum!”

Terazisinin kırılmış kefelerinden gözlerini alamayan market sahibi, taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Kefil olduğunu söyleyerek bu duruma şahit olan diğer müşteri, market sahibi John’un eline bir 50 dolar tutuşturur ve “Her kuruşuna değdi!” diyerek oradan ayrılır. 

 

Çankaya’da oturmak için darbe yapmak mı lazım?

Kategori: Siyaset — yagizkelimatlafizlar @ 12:46 pm

Çankaya’da oturmak için darbe yapmak mı lazım?

 

 Orgeneral Kenan Evren yakışıyordu…  

49 kişinin asıldığı, 177 kişinin belirsiz bir nedenle hücresinde ölü bulunduğu, yüz binlerce kişinin işkenceden geçirildiği, milyonlarca kişinin fişlendiği 12 Eylül darbesiyle gelmişti.   Süleyman Demirel yakışıyordu…  ‘Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz’ demişti.  Memur ve yargıç reflekslerinden kurtulamamış Ahmet Necdet Sezer yakışıyor… Nasıl ve hangi şeraitte geldiğini yazmayalım hadi.  Ama meşru kanallardan seçilecek Cumhurbaşkanı yakışmıyor… Öyle mi? 

 

 

 Ahmet KEKEÇ, Star

SEVGİ

Kategori: Hikaye — yagizkelimatlafizlar @ 12:45 pm

SEVGİ

Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti. şoför: 

Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi,” dedi.

Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir deniz  subayı idi. Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhis sonucu gerçekleştirilen ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla göremeyecekti. Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti. Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti.Günler geçi yordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu. Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu. Bütün gün düşündü koca, nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime diye. Birden aklına eşinin eski işi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi. Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu açtı. Karısı dehşetle;

 

“Ben bunu nasıl yaparım ben körüm”, diye bağırdı.Kocası ona destek olacağını, her sabah kendisinin işe bırakacağını ve akşamları da iş çıkışında alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi.Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu. Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu. Her sabah eşini işine bırakıyor ve aksamları da alıyordu.,fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karısı eskisinden biraz daha iyiydi.

 

Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti. Akşam karısınaArtık ise kendin gidip gelmelisin, dedi.Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını söyledi. kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı. Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu. Günler günleri kovaladı, hiç bir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, şoför:  ”Sizi kıskanıyorum, hanımefendi” dedi.

 

Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, neden diye sordu.Şoför:

 

“Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz subayı genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karsısına gedmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor”, dedi. 

HERKESIN BU KADAR SEVMESI VE SEVILMESI, HEPSINDEN DE ÖNEMLISI BÖYLE BIR SEVGIYI HAK EDECEK INSANI BULMASI dileğiyle

<!– –>

Biz,İktidarınızdan,ikiyüzlülüklerinizden yalanlarınızda,gasplarınızdan sizden kurtulunca bayram yapacağız!

Kategori: Siyaset — yagizkelimatlafizlar @ 12:43 pm

Biz,İktidarınızdan,ikiyüzlülüklerinizden yalanlarınızda,gasplarınızdan sizden kurtulunca bayram yapacağız!

 

Bu 19 Mayıs’ta da politikacısından medyasına patronundan bürokratına bir dolu gerontokrat kan emici “Gençlik gelecektir” şovuna hazırlanıyor. 19 Mayıs gençlik bayramıymış! İktidarlar gençlerle kendi iktidarlarına meze yapmak, “ağaç yaşken eğilir” misali kafasına vura vura boyun eğdirmek dışında ilgilenir mi hiç? Soruyoruz, hangi gençliğin bayramı bu?

 

Sayıları 1,5 milyona varan genç işsizlerin mi? Bu sene de 1 milyon 775 bini Öğrenci Soygun Sistemi sınavına katılıp hemen hepsi üniversite kapılarında yığılacak, ama bu arada da devlet onaylı soygun sistemi dershane patronlarına her yıl her yıl peşkeş çekilen dershane mağduru yüz binlerce gencin mi?

 

 

 

Yurtlara yuvalara kapatılıp dayaklarla tacizlerle yoğrulan 20 bin gencin mi? Sadece İstanbul sokaklarında soğuk geceleri aile belleyip üniformalı iktidar bekçilerinin şefkatli dayaklarıyla büyütülen 20 bin sokak çocuğunun mu? Geleceksizliğin ve yoksulluğun rant çetelerine peşkeş çekilip on binlercesi yargılanan, binlercesi mahkum olan, yüzlercesi hapse atılan “suçlu” gençlerin mi?

 

Artık 13 yaşında haplanarak tozlanarak şırıngalanarak uyuşturucu tacirlerine pazarlanmaya başlanan 200 bin uyuşturucu ekonomisi “müşterisi”nin mi? Her sene sayıları katlanarak artan, artık binlerle ifade edilen intihar eden gençlerin mi? Batman’da intihara zorlanan genç kızların mı?

 

Popüler balon Polat Alemdar’a özendirilip liselerde birbirine kırdırılan, her dört öğretmenden biri tarafından şiddet uygulanan, sadece geçen okul döneminde 23′ü öldürülen gençlerin mi?

 

Cep pop top sarmalında tüketerek tükeniş kültürüne bağımlı kılınan, bu arada da iktidarlar tarafından küresel gaspçı şirketlere “dinamik genç nüfusumuz var, burayı yağmalayın, biz de rantımızı alalım” diye pazarlanan gençlerin mi? Bu topraklardaki 15 yaşından küçük olup sayıları 8 milyonu bulan yoksul çocuk ve gençlerin mi?

 

Daha sayalım mı? Politikacı ikiyüzlüler tarafından 22 Temmuz’da “oy”ulup sonra unutulacak 4,5 milyon ‘yeni seçmen’ olan, küresel ve yerel gaspçı şirketler tarafından sürüm sürüm sömürülen, nükleerci katiller tarafından geleceğine saatli atom bombası nükleer ölüm santrali dikilmek istenen, savaşla yoksullukla toprağından koparılıp büyük şehirlerin kıyılarında daha da büyük yoksulluklara itilen, iktidarların savaşlarına mehter marşıyla gönderilip tabutlarda dönen… milyonlarca milyonlarca gencin bayramı mı bu?!

 

Haydi iktidarlar, utanmayın, açık konuşun! Bu topraklardaki nüfusun %52’sini oluşturan 37,5 milyon genç ve çocuğun umurunuzda olmadığını biliyoruz. İktidarınız için tuvalet kağıdı misali kullanıp attığınız gençlerin bayramı değil bu! Siz o sıkıcı resmi geçitlerde doldurduğunuz statlardaki kapalı tribünlerde kendi iktidarınızı kutsarken sıcağın altında Nazi Almanyası’ndan devralınmış 1-2-3-4 ahmak hareketleri tekrarlaması zorunlu gençler için bu bayramı yapmasanız daha iyi! Bir gelecek veremediğiniz için eline bir silah verip 17’sinde katil, kendi iktidar didişmelerinizde mitinglerinize iki slogan bir bayrağa kitle yapmaya çalıştığınız gençler “ARTIK YETER” diyor!

 

Hayatımıza bunca saldırırken, kendi pisliklerinizi örtmek için koltuklarınıza iki genç oturtarak oynadığınız bu tiyatroya kanmıyoruz. Yiyorsa, siz gelin ÖSS’ye girin, ders-sınav-okul şeytan üçgeninde baskıdan boğulun, sokaklarda yaşayın, yoksulluk-işsizlik çekin, ekonominizin yarısı olan uyuşturucu pazarında ölün! Siz gidin savaşın, tetikçi olun, birbirinizi bıçaklayın!

 

Yeter artık, uzak durun bizden! Bu toprakların %52’si yalanlarınızı görüyor! Cumhurbaşkanlığı ve seçim savaşlarınızda hiçbir gelecek veremediğiniz gençleri birbirini kırmaya, katil olmaya daha da büyük bir hırsla itmenize karşı daha da öfkeliyiz! Bu sene şeref tribünlerinizde çıplak çıplak oturmayın, ayıp olacak; çünkü o statlarda resmigeçitlerde uygun adım marş marş yürümeyecek, poplanıp dans edip sporlanmayacak, tribünlere bakıp “Kral çıplak” diyeceğiz!

 

Bu toprakların %52’si, sadece sizden, iktidarınızdan, politikanızdan, yalanlarınızdan, soygununuzdan, gaspınızdan kurtulunca bayram edecek! %52′nin tek bayramı, hayalgücüne güvenerek çıktığı özgürlük yolculuğunda, verdiği özgürlük mücadelesindedir! Hayatımızı daha fazla gasp edemeyeceksiniz. Çünkü artık hayallerimiz buluşuyor! Zalimlerin gücüne karşı hayalgücü eyleme geçiyor!

 

Siz resmî, protokollü, geçitli, bürokratik, devletlü bayramınızı kendi kendinize kutlayın! Bu toprakların %52’si, gerçek bayramının, ekmek, insanlık, özgürlük bayramının hazırlıklarını tamamlıyor!

www.yuzde52.org  

 

 

ÖYLE HASRETİMKİ EZAN SESİNE

Kategori: Şiir — yagizkelimatlafizlar @ 12:42 pm

ÖYLE HASRETİMKİ EZAN SESİNE

Bu şiir 1947 yılında Paris’te “SEN” Nehri kıyısında çöpçüler tarafından sahipsizce ölü bulunan bir kişinin cebinden çıkmıştır.

Sessiz İnsan Yasemin 

 

Bu kent herşeyiyle bana yabancı   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kimim ben neyim,ne bilecekler!……

 

<!– –>

İstanbul Bilgi Üniversitesinde “gay kulübü”ne izin verildiği için suç duyurusunda bulunuldu

Kategori: Haber — yagizkelimatlafizlar @ 12:41 pm

İstanbul Bilgi Üniversitesinde “gay kulübü”ne izin verildiği için suç duyurusunda bulunuldu

 
  

İstanbul Bilgi Üniversitesinde “gay kulübü”ne izin verildiği için suç duyurusunda bulunuldu  

 

Atla Ne Konuştu?

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 12:39 pm

Atla Ne Konuştu?

  

“Asıl adı Mustafa olan İncili Çavuş, Nasrettin Hoca’dan sonra en büyük Türk fıkra kahramanlarından biridir.

 

İncili Çavuş unvanını, Padişah IV. Murat’ın başlığına takdırdığı inciden almıştır. Şakacılığı ve hazır cevaplığıyla tanınmış olan İncili Çavuş, İran’a elçi olarak gönde­rilmişti Hediyelerle ve bir heyetle birlikte İran Şahı’nı ziyaret edip gerekli görüşmelerde bulunarak İran’daki programı tamamlamıştı. Artık İstanbul’a dönülecekti.

 

İran Şahı, Türk elçilik heyetine görkemli bir uğurlama töreni hazırlatmış, ileri gelenleri ve halkı toplatmıştı. İncili Çavuş’a bir at hediye etmiş ve: “Bu küheylan benim sana hediyemdir. Yolculuk esnasında binersin.” demişti. Ama bu hu öyle bir attı ki; uyuz mu uyuz, cılız mı cılız, zayıf mı zayıf. Üf desen yıkılacak. Ayakta zor duracak kadar yaşlı.

 

İncili Çavuş adeta kendisiyle   alay edilircesine böyle bir at hediye edilmesi karşısında bozulmuş, ama bozuntuya vermeden ağzını atın kulaklarına götürerek bir şeyler söylemiş. Sonra da kulaklarını atın ağzına götürerek bir süre dinlemiş ve basmış kahkahayı.

 

Başta Şah olmak üzere vezirler ve halk, şaşkın şaş­kın bu manzarayı izledikten sonra Şah sormuş: “Atla ne konuştun? Sen ata ne dedin? At sana nesöyledi ki, böyle kahkahayla gülersin?” İncili Çavuş şöyle demiş: 

 

“Ben ata sordum: Ey ruhumun ruhu! Tanır mısın Hz. Nuh’u?” Şah:  “Eee! At ne dedi?” deyince,   İncili Çavuş: “Valla, at bana şöyle dedi:  Nuh da ne ki be gardaş Sırrımı kimseye etme faş Ben Hz. Adem’e taş taşımışam, taş

 

 

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.