Yağız Kelimat Lafızlar

Mayıs 16, 2007

Aklıma Gelmedi

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 8:40 pm

Aklıma Gelmedi

Vaktiyle reayadan haraç alındığı malum; haraç tahsildarları şurayı burayı teftiş ederlerken bir meyhanede başı açık ve hangi milletten olduğu belli olmayacak bir kılıkta oturan Bekri Mustafa’yı görünce haraç kağıdı sormuşlar. Bekri keyif haliyle onları terslemiş, onlar da yanlarındaki zabıta kuvveti ile alelacele ve yaka paça kaldırıp yola düzülmüşler. Yolda giderken bir tanıdık rastlamış, sormuş ve işi anladıktan sonra

Bekri’ye:

- Müslüman olduğunu niçin söylemedin? deyince:

- Sus be kardeş aklıma gelmedi, demiş.

Uğursuzluk

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 8:30 pm

Uğursuzluk

 

Avcı Sultan Mehmet bir gün adamlarıyla beraber akşama kadar bir keklik bile vuramaz. Bunun sebebini de, sabahleyin gördüğü bir dervişin uğursuzluğuna bağlar. Solaklara seslenir. Saraydan çıkarken, şu şu tipte, sivri külahlı, sırtı kambur birinin önünden geçtiğini söyler ve hemen bu adamı bulmaları emrini verir. Tarife göre Bektaşi babalarından ayyaş Hamza Babayı yaka paça huzura getirirler.

Sultan:

- Bre uğursuz, nabekar! Bugün sabahleyin karşıma çıktın. Bu yüzden akşama kadar bir ava rastlayamadım. Bu ne uğursuzluktur. Vurun kellesini…
Bektaşi bakar ki kelle elden gidiyor. Son bir dileğini açıklamak için söz alır:

- A devletlim siz beni gördünüz bir keklik vuramadınız. Ama insaf ediniz, benim de bugün ilk gördüğüm sizdiniz ve kellemi kaybediyorum. Söyleyin, uğursuzluk hangimizde!”

Fâtih Sultân Mehmed’in Hurûfîleri koruduğuna dair iddialar var. Bu iddiaların aslı nedir?

Kategori: Tarih — yagizkelimatlafizlar @ 8:27 pm

Fâtih Sultân Mehmed’in Hurûfîleri koruduğuna dair iddialar var. Bu iddiaların aslı nedir?

Hurûfîlik, 1394′de idam edilen Fazlullah Esterâbâdî tarafından kurulan ve Bâtınîliğin kolu olan bir bâtıl mezhepdir. 14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış, 15. ve 16. asırlarda Anadolu ve Rumeli’de ciddi etkiler yapmış ve hatta Fâtih zamanında Saray’a kadar girmeye çalışmıştır. Bunların en önemli bâtıl inançları, harflere bazı manalar yüklemenin yanında, hulûl inancı ve buna bağlı olarak mehdîlik anlayışıdır. Bunlara göre, Fazlullah Allah’ın mazharıdır; yani hâşâ Allah Fazlullah’ın bedeninde görüntülenmektedir ve kıyamet gününe yakın, Müslümanları, Hıristiyanları ve Yahudileri kurtaracak Mehdi olduğuna inanılmaktadır. Maalesef, bu görüşleriyle, Anadolu ve Rumelideki Bayrâmî Melâmîlerini, Kalenderîleri, Bektaşîleri ve Kızılbaşlığı derinden etkilemiştir.  Hurûfîliğin Anadolu’da yayılmasına sebep Azerî şâiri İmâdüddin Nesîmî (ö. 1408)’dir. Nesîmî, Anadolu’da çok sayıda halife yetiştirdiği gibi, kendisi de Hacı Bayram Veli ile dahi görüşmeye çalışmıştır. Fazlullah-ı Esterâbâdî’nin halifelerinden biri, Edirne’de iken genç Sultân Fâtih’i etkilemek için Saraya yerleşecek kadar ileri gitmiştir. Bundan rahatsız olan ve Fâtih’in bunları tanımamasından korkan Veziriazam Mahmûd Paşa, hemen büyük âlim Müftü Molla Fahreddin-i Acemî’yi devreye sokmuş ve bu büyük âlim de bunların hulûl inancına sahip olduklarını bildiğinden dolayı, Padişah huzurunda bu meseleyi tartışmak üzere bir zemin hazırlamıştır. Hurûfîlerin gerçekten hulûl inancına sahip oldukları anlaşılınca, hemen tutuklanmışlar ve haklarında verilen idam edilerek yakılmaları fetvâsı hemen tatbik edilmiştir. Bundan sonra 16. yüzyıl boyunca Anadolu ve Rumeli’de Hurûfîlerin takibatı devam etmiştir.  Netice itibariyle tamamen kötü niyetlerle genç Padişah’a sokulmak isteyen bu fitne ve dalâlet grubu, Allah’ın da yardımıyla, en küçük bir zarar vermeden Saray’dan ve Osmanlı akîde dairesinden silinmiştir. Fâtih’in onları koruması diye bir şeyin olmadığı yapılan izahlarla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hatta fetvâyı veren Molla Fahreddin-i Acemî’nin Ali Tûsî’ye olan şu vasiyyeti her zaman için bir ibret dersi olarak kalmıştır: “Avâmın sırtından şerî’at asasını eksik etme”. Şunu da ifade edelim ki, Türkiye’de belli çevreler, ısrarla ve kasıtlı olarak, bâtıl bir mezhep olan Hurûfîlik ile ilm-i cifiri birbirine karıştırmaktadırlar. Halbuki ikincisi bir ilimdir ve İbn-i Kemal çok açık bir şekilde bir Risâlesinde bu farkı açıklamaktadır.  Bütün ilim tarihçilerinin -özellikle Müslüman âlimlerin- ilimlerin tasnifinde kendisinden bahsettikleri “cifir ve câmia ilmi” diye bir ilim vardır. Bu ilim, bazı câhiller tara­fından suiistimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da müm­kün değildir. Cifir, kaza levhası; câmia ise kader levhası de­mektir. Kısaca Allah’ın kader ve kazâ levhlerinde olmuş ya­hut olacak bazı şeyleri, yine Allah’ın koyduğu işaret ve gös­terdiği yollarla ortaya çıkarma ilmine cifir ilmi denir. Bu il­min Hurûfîlik, nüshacılık ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. Çünkü İmam-ı Gazâlî ve İbn-i Kemâl gibi bu ilmi hakkıyla bilen zatlar tara­fından da kullanılmıştır. Hz. Ali’nin, bu ilmi Resûlullah’dan öğrendiği nakledilmektedir. Son asırda bu ilmi hakkıyla kul­lananlardan biri de, Bediüzzaman’dır. Kur’ân, “Beldetün Tayyibetün” ifadesiyle İstanbul’un fethine işaret ettiği gibi, Mu’avvizeteyn sûresiyle de 1971 hâdiselerine işaret etmiş­tir. Birinciyi ilim, ikinciyi ilmin dışında kabul etmek, bir başka câhilliktir. İbn-i Kemâl bu ilmin ehemmiyetini “Er-Risâlet’ül-Münîre” adlı eserinde şöyle belirtmektedir:  “Büyük evliyâların kerametleri de böyledir. Müşkil ve zor meselelerin istihrâcı gibi. Yani evliyâlar, Kur’ân âyetlerinden, hatta her kelimesinden ve harfinden ve hatta Resûlullah’ın hadislerinden bazı mühim ve müşkil hakikatları istihrâç etmişler­dir. Bu onlara ilhâm nuruyla müyesser olur ( sh.8)”[1].  [1] Âlî, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 182-183; Mecdî Efendi, Hadâık, c. I, sh. 82; Koca Müverrih Hüseyin, Bedâyi’ul-Vakayi’, Moskova 1961, I, vrk. 153/b-154/a; Ocak, Zındıklar ve Mülhidler, sh. 131-135; Kâtip Çelebi, Keşf-üz-Zunûn, c. 1, sh. 591-592; Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İstanbul 1960, muhtelif yerler; Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, c. II, sh. 40-53; Pakalın, Mehmed Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü I-III, İstanbul 1983, c. I, sh. 856-858

 

 

 

 

 

 

<!– –>

Osmanlı Donanması

Kategori: Tarih — yagizkelimatlafizlar @ 8:15 pm

Osmanlı Donanması

Osmanlı donanmasıyla Venedik donanması arasında savaş çıkmış. Venedik donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. Gözcü Osmanlı donanmasının yaklaştığını fark edince hemen Andrea Doria’ya haber vermiş:

-Osmanlı yaklaşıyoor.

Andrea Doria sormuş:

-Kaç gemi var?

Gözcü:

 -10-20 kadar.

Komutan hemen emir erini çağırmış:

Oğlum bana hemen kırmızı gömleğimi getir.

Emir eri şaşırmış:
-Niçin komutanım?

Andrea Doria:
-Savasırken yaralanacağız. Kan izi belli olmasın ve de askerlerin cesareti kırılmasın diye…

Bu arada gözcüden yine ses gelmiş:
Efendim 50 kadar oldular.

Andrea Doria heyecanlanmış ve emir erine tekrar seslenmiş:
-Gömleği boşver. Sen bana kahverengi pantolonumu getir…

<!– –>

Yemin Edeceğim

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 8:14 pm

Yemin Edeceğim

Koca Ragıp Paşa sadrazam iken bir gün ahbaplarına hitaben “Rüşvet almadığınıza yemin edebilir misiniz?” dedikten sonra, oradakiler yemini billah ederek rüşvet almadıklarını söylerler. Mecliste meşhur Haşmet de vardı ve bir köşeye çekilmiş sessizce duruyordu.

Ragıp Paşa,

- Haşmet, Rumeli de hayli mansıplarda bulundun. Sessizce durup yemin edemediğine bakılırsa bir hayli rüşvet almışa benzersin” deyince,
Haşmet
- Sultanım, Müslümanlarda, yalan yere yemin edenler çatlar diye bir itikat vardır. Şimdi ben efendilere bakıyorum. Eğer çatlamazlarsa ben de yemin edeceğim” demiş.

Din afyon(!) diyenlere…

Kategori: Editör Yazıları — yagizkelimatlafizlar @ 8:13 pm

Din afyon(!) diyenlere…

 

Din sorgulatmaz değil bilakis sorgulatan ve akletmeyi,düşmeyi isteyendir.Din uyuşturucu bir afyon değil bilakis;insan hayatını uyuşturup, aklı dumura uğratan her şeyi yasaklar.Dünyalık gelip geçici sanal olan rüya alemine aldanmamayı öğütleyen ebediyeti, sonsuzluğu kavratan sınırları zorlayan bir hürriyettir. İbadetlerin sınırlam olduğunu düşünenler yalan ve banal bir şeytani iğrençliği özgürlük olarak algılayanlarcadır.

 

Algılama problemleri olanların,uyku aleminden uyanamayan gerçek alemle bağalanmaktan sıtkı sıyrılan, şeytanca sömürülen beyinlerin toplu imha edici, gelecekte azaba götüren acıları sevda haline getirenlerin, Tağut ve Putlara teslimiyetidir. Hakperest olamayanların putperestliği kutsama şekilleri; devamlı yok etme ve sindirme amaçlı saldırı ve zülümlerle beslenmişlerdir.Dini yaşanabilir göremeyenlerin,şeytanla dostluklarından doğan fikirlerdir bunlar.Eşyanın esaretine uğramışların ruhları özgür bırakan inançları anlamları ve algılamalarını beklemiyoruz.

 

Hidayet ve dalalet Allah’ tandır.Allah’ı tanımadan Allah’la ilgili konularda görüş serdedenlerin sonuçta inkar bataklıklarına batmaları mukadder olmasında bir acaiplik yoktur.Azabı hakedişteki mantıksal doğruları sunan şeytanın hilelerine ikna olan küfür fertlerine sadece hidayet dilemek imani erdemiyle davranmalıyız.

 

Din, insanlara abı haytı,havz-ı kevseri,cenneti, ebedi güzellikleri sunandır.Allah’a inanmanın, kısıtlayıcı bir sorgulamadan, teslimiyetçi bir hakikat olmasında garipsenenlerin, Allah inancına ermeyenlerin, kendi hakikatlerinden haberdar olmayışlarını belgeler.Sorgularken kendisini sorgulamaktan kaçınan,aman canım sendeci,hayatı bütün rezilliklere kadar yaşama özgürlüğü olarak görenlerin sıyrıldıkları ahlaki serkeşliği tutarlı kılmak için saldırgan tarihsel süt bozukluğu,kanaçekim,soydan gelim vardır.Sorgulamayı nedenli sorgulama olarak kabul edebiliriz ki..Sana göre olan sorgulama bana göre kifyetsiz ve sonucu yok decek bir nitelik arz eder.Hakikati gizleyici sorularla, hakikati gölgeleyemezsiniz.Sadece hakikati kaçırmış olursunuz.

 

Dünyayı cennet kılma gayretiyle ahireti heder etmeyi göze almaktır.Yaşarken fermana ilgisiz kalarak sonuca katlanmaktır.Afyonu içine gömülmüş ruhların karanlığı ışıktan rahatsız olmaktadır.Güneşin doğuşunu hazmedemeyenler istemese de güneş doğacak ve batacaktır.Ve son batışına doğru yaklaşmaktadır.Dinle dini,güneş batsa da ebediyet güneşi batmasın.Selam,afyonlaştırlmış hayattan ara bulup,kula kulluktan,putperstlikten Hakperestliğe ve Hakk’a tabi olmaya merak duyup davranan genç gönüllere…  

 

<!– –>

Demedim mi?

Kategori: Şiir — yagizkelimatlafizlar @ 8:12 pm

Demedim mi?

Oraya gitme demedim mi sana?
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim
Kaynağın benim demedim mi?Bir gün kızsan bana
Alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi su görünene razı olma?
Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim ancak ?
Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın?
Senin duru denizin benim demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin?
Demedim mi soğuturlar seni?
Oysa senin ateşin benim
Sıcaklığın benim demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin ,
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle bunları sana hep demedim mi?


Mevlana Celaleddin Rumi
Mevlana Celaleddin Rumi

<!– –>

Başını örttüğü için mesleğinden atılan ilk öğretmen

Kategori: Haber — yagizkelimatlafizlar @ 8:08 pm

Başını örttüğü için mesleğinden atılan ilk öğretmen

 

Melahat Armağan, Urfa’nın irfan dolu bir ailesine mensup fedakâr ve gayretli bir hanım. 23 yaşında başladığı öğretmenlikten bir ömür boyu vazgeçmeyen  Melahat Armağan, Urfa’nın irfan dolu bir ailesine mensup fedakâr ve gayretli bir hanım. 23 yaşında başladığı öğretmenlikten bir ömür boyu vazgeçmeyen Melahat hanım, tam bir hizmet insanı.   Şanlıurfa’da eskilerden kime sorsanız tanır Melahat hocayı. 35 yıl eğitmenlik yaptığı Kur’an kurslarından yetişen binlerce genç kız ve aileleri, 75 yaşına rağmen kitap okuduğu ders halkaları, kalabalıklarda gizlediği yalnızlığı, Melahat hocayı Urfa’da saygıdeğer alime bir hanım olarak öne çıkarıyor. O aynı zamanda Türkiye’nin başını örttüğü için görevinden alınan ilk öğretmeni. Mecburen el çektirildiği mesleğine Kur’an kurslarında devam eden, 5 yaşındaki okuma sevgisinden ve 23 yaşında başladığı öğretmenlikten bir ömür boyu vazgeçmeyen azimli, gayretli, fedakar bir hizmet insanı Melahat Armağan. 75 yıllık ömrü kırık dökük cümlelere ve birkaç sayfaya sığdırmak ne kadar zor. Urfa’da evinde, sohbetlerde ve Harrani Hazretleri’ni ziyaretlerinde 2 gün boyunca birlikte olduğumuz Melahat hocayı tanıdım diyemem ama kalplerimiz tanışıyor artık.     Urfa’da devrine göre iyi eğitim görmüş lise mezunu memur bir baba ile tahsilsiz ama bütün çocuklarını okumaya teşvik edecek kadar açık görüşlü bir annenin 9 evladından 6′ncısı Melahat Armağan. Ailenin en küçük çocuğu ise Melahat Hanım’ın bileziğini bozdurup üniversite eğitimi için İstanbul’a gitmesine yardım ettiği, bir dönem Harran Üniversitesi rektörü de olan Prof. Dr. Servet Armağan’dır. Servet hoca, tarihçi-yazar Mustafa Armağan’ın da amcasıdır. Urfa’nın yerlisi Türklerden olan aile, okuma yazma bilen insanların parmakla gösterildiği o mahrumiyet ve kıtlık yıllarında (küçük yaşta vefat eden ikisi hariç) bütün çocuklarına en azından ilkokul eğitimi aldırmıştır.     

 

AİHM: Başörtüsü yasağı kaldırılamaz demedik

Kategori: Haber — yagizkelimatlafizlar @ 8:06 pm

AİHM: Başörtüsü yasağı kaldırılamaz demedik

                                   AİHM’nin Türk yargıcı Rıza Türmen, “AİHM’nin karara bağladığı bir başvuruda ‘üniversitenin yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı değil’ dendi. Bu, yasak kaldırılamaz demek değil” dedi  ANKARA (A.A) AİHM’nin Türk yargıcı Rıza Türmen, “AİHM’nin karara bağladığı bir başvuruda ‘üniversitenin yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı değil’ dendi. Bu, yasak kaldırılamaz demek değil” dedi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türk yargıcı Rıza Türmen, Cumhurbaşkanlığı’na aday olan Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunisa Gül’ün başörtüsüyle ilgili AİHM’ye yaptığı başvuruyu geri çektiği için davanın karara bağlanmadığını belirterek, “Ama karara bağlanmış bir başka başvuruda ‘üniversitenin getirdiği yasak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı değildir’ dendi. Ama tabii bu, yasak kaldırılamaz demek anlamına gelmiyor” dedi.   Anayasa Mahkemesi‘nin 45. kuruluş yıldönümü nedeniyle Sheraton Oteli’nde düzenlenen sempozyuma katılan Türmen, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Anayasa Mahkemesi’nin içine kapalı olmadığını belirten Türmen, “Çünkü yargı organları arasındaki iletişim, uluslararası hukukun küreselleşmesinin hangi noktaya geldiğini gösterir. Türkiye’nin tüm kurumları bakımından bu önemlidir” dedi. AİHM Başkanı Jean Paul Costa’nın Türkiye’ye gelişinin de ayrı bir önem taşıdığına dikkat çeken Türmen, Costa’nın başkanlığa yeni seçildiğini ve kendi iradesiyle ilk dış ziyaretini Türkiye’ye yaptığını kaydetti. Türmen, ziyaret kapsamında Costa ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in biraraya geldiğini de belirtti.   3, 6, 7 SİHİRLİ RAKAMLAR    Cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM’de ilk turda 367 çoğunluğun sağlanamaması durumunda konunun Anayasa Mahkemesi’ne taşınacağının belirtilmesi üzerine ise Türmen, konuyu burada öğrendiğini söyledi. Türmen, “3, 6, 7 diye sihirli rakamlar söyleniyor. Mahkemeye gelecek mi gelmeyecek mi bir kere o belli değil. Olduğu zaman Anayasa Mahkemesi ne karar verecek, göreceğiz” diye konuştu.   KALDIRILAMAZ DEĞİL   Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunisa Gül’ün AİHM’ye başörtüsüyle ilgili yaptığı başvurunun hatırlatılması üzerine de Türmen, şunları söyledi:   “Başvurusunu geri çektiği için karara bağlanmadı. Ama AİHM’nin karara bağlanmış başvurusunda ‘Üniversitenin getirdiği yasak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı değildir’ dendi. Ama tabii bu, yasak kaldırılamaz anlamını taşımıyor.”   Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkması halinde eşinin türbanlı olmasını nasıl değerlendirdiğinin sorulmasına karşılık da Rıza Türmen, “Ben siyasetçi değil, hukukçuyum. Cumhurbaşkanı seçimi yapılacaktır. Hukuken eksiklik varsa Anayasa Mahkemesi’ne götürülecek. Mahkeme hukuken eksikse karar verecek, hukuken eksiklik yoksa mesele kalmayacaktır. Tabii bu hukuki bakımdan bir değerlendirme. Siyasetçi ya da vatandaş olarak bakarsanız başka şeyler söylenebilir” şeklinde konuştu.   Rusya’ya bağlı   Rıza Türmen, 1 Kasım 1998 tarihinden bu yana AİHM’de yargıçlık yapıyor. 2001 yılında 6 yıllığına uzatılan görev süresi 31 Ekim’de sona eriyor. Türmen’in görevde kalması, yargıçların görev sürelerinin yeniden belirlenmesini içeren 14 numaralı protokolü bir tek Rusya’nın onaylamasına bağlı. Eğer Rusya protokolü 30 Haziran’a kadar onaylarsa, görev süreleri bu yıl sona erecek olan yargıçların kontratları otomatik olarak 2 yıl daha uzatılacak. 

 

 

 

 

 

 

Sistem irticaya mahkum

Kategori: Siyaset — yagizkelimatlafizlar @ 11:32 am

Sistem irticaya mahkum

                                             Mustafa ERDOĞAN

merdogan@stargazete.com 

Önem ve öncelik sıralaması zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte Türkiye’de irtica tehdidi her zaman olmuştur ve olmaya da devam edecektir.’  Ayrıca şu noktaları da hesaba katınız: Türkiye’nin rejimi bir demokrasidir, ama öyle bir ‘demokrasi’ ki bu, dinin ‘toplumsal bir güç’ olmasını, din kurallarının ‘toplumsal yaşamda’ bile yer tutmasını önleyecek, sadece hukuku değil ama eğitim ve hatta kültürü de dinden büsbütün arındıracak ve ‘dine dayalı düşünce ve akımlar’ın devlete ‘etki etmesi’ni bile engelleyecek bir demokrasi….   Şimdi düşününüz: Türkiye’nin cari sisteminin karakteristiğini ve onun neden bir demokrasi olamayacağını bundan daha iyi anlatan bir açıklama olabilir mi?…  Evet, gerçekten de böyle bir rejimde, tabiatı icabı, her zaman ‘irtica’ olacaktır. Çünkü, dinin toplum hayatındaki yerine ilişkin olarak yapılan bu açıklamanın hayatla, insani varoluşun gerçekleriyle hiç bir ilgisi yoktur. Gerçeklerden kopuk böyle bir din-toplum ilişkisi anlayışına sahipseniz, hayatla ilgisini bir şekilde devam ettiren dinin varlığını otomatik olarak ‘laiklik karşıtlığı’ veya ‘irtica’ olarak görmeniz gayet doğal olur. Çünkü, bu anlayış insan hayatında dine neredeyse hiç yer tanımıyor.   

Heyhat, dünyanın hiç bir uygar ülkesinde ne böyle bir din ve laiklik anlayışı var ne de böyle dini vicdanlara kıstırmış bir demokrasi!…  Türkiye’de ‘irtica tehdidi’nin sadece var olduğu değil, aynı zamanda ‘var olmaya devam edeceği’ne ilişkin vurgu da rejimin özelliği bakımından çok önemli. Bu şu demek: Rejim ‘irtica’ korkusunu canlı tutmaya hep devam edecektir. Çünkü, sistemin devamı önemli ölçüde buna bağlıdır. Zaten sistemin değişmezliği ancak ‘düşman’ imajını canlı tutmakla mümkündür. Sistemin baş düşman da ‘irtica olduğuna göre…  ‘Düşman’ korkusu olmasa, ülkede hiç bir şeyin ’sonsuza kadar’ öylece değişmeden kalmasına insanları nasıl ikna edeceksiniz?… Çok açık ki, insanları özgürlüksüzlüğe ancak güvenlik korkusuyla razı edebilirsiniz.  Ayrıca, ‘irtica tehdidi’ni sürekli canlı tutmaya, halihazırdaki Şarkvari laikliğe itiraz edilmemesini sağlamak için de mecbursunuz. ‘Bizim bu oryantal laiklikten başka çaremiz yok, baksanıza irtica almış başını gidiyor!’. Eh, irtica çok büyük bir tehlike olduğuna göre, sadece ‘çağdaşlar’ın -’irticacı olmayanların- hukukunu gözeten bir rejime de razı olmamız gerekir. Demokrasi olacağız diye ‘başıbozukluğa müsaade edilmesi’ni herhalde bekleyemezsiniz.  Şu halde, ‘irtica tehdidi’ Türkiye’de iktidar mücadelesinin bir aracı olduğu için hiç bitmeyecek ve bitmesine de asla izin verilmeyecektir. Biter gibi olsa da imal edilecektir. Bitmesine izin verilmeyecektir, çünkü, Allah göstermesin, ‘irtica’ biterse demokrasi ve özgürlük gelebilir!  Nitekim Türkiye’de son yüz yıldır hep böyle oldu. İrticanın varlığının ‘kanıtları’ sürekli değişti, ama o hep varlığını korudu. Kimi zaman İttihatçılara muhalefet, kimi zaman din öğretimi, kimi zaman ezanın orijinal dilinde okunması, kimi zaman takunya, kimi zaman Cuma namazı oldu kanıt, şimdilerde ise başörtüsü…  Bu mücadele, statükodan yana olan güçlerin demokratik değişimciler karşısındaki avantajlı konumlarını muhafaza etme mücadelesidir. Paradoksal gibi görünse de, ‘irtica tehdidi’ söylemi Türkiye’de siyasi gericiliğin en önemli silahıdır. ‘İrtica tehdidi’ sayesinde, demokrasi oyunundaki başlıca oyunculardan birini -daha şanslı görüneni- diskalifiye etmek her zaman mümkün olduğuna göre, statüko güçleri bu silahı neden bıraksınlar ki?…  

 

 

 Kısaca, sistem ‘irtica’ya mahkumdur.   14.05.2007

 

WordPress.com'dan blog alın.