Olay aslında çok daha “derin”!..

Bu ülkenin herhangi bir vatandaşı, diğer bazı vatandaşların devletin kâr eden kuruluşlarının parasını düşük faizle alıp, yüksek faizle devletin zararda olan kuruluşlarına satmış olduğuna kolay kolay inanamaz. Oysa 90’lı yıllarda tam da bunu yaşıyorduk. Devletin kârlı çalışan bazı kuruluşları, kanun gereği bankaya yatırmaları gereken paraları, normalde yatırmaları gerektiği düşünülen kamu bankalarına değil, bir kaç puan daha fazla faiz verdikleri mülahazasıyla –buna kılıfı da diyebiliriz.- özel bankalara yatırıyorlardı. Özel bankalar da, yüzde 50’nin azıcık üzerindeki faiz oranlarıyla kendilerine teslim edilen paraları, zarar etmekte olan ve dolayısıyla ihtiyacı olan devlet kuruluşlarına verilmek üzere Hazine’nin açtığı iç borçlanma ihalelerinde değerlendiriyor ve böylelikle yüzde 120, 130 hatta yüzde 140 civarında faiz alabiliyorlardı. ‘Bu nasıl iş?’ diye sormak ve bu çarka çomak sokmak 54. Hükümet’in Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a nasip oldu. Durumu gören Erbakan, Kamu Ortak Hesabı (yani Havuz!) oluşturdu ve parası olan devlet kuruluşları paralarını yüzde 50 ile buraya yatırırdı. İhtiyacı olan devlet kuruluşları da ihtiyaçlarını yüzde 55’le buradan karşıladılar. Kısa bir süre içinde anlaşıldı ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç borçlanmaya ihtiyacı yoktur. 1996-1997 yılında 11.5 ay iktidarda kalan 54. Erbakan Hükümeti’nin, sadece Kamu Ortak Hesabı (Havuz) yoluyla sağladığı faiz tasarrufu 9 milyar dolardır. Hemen hatırlatalım, aynı dönemde iç borçlanma durdurulduğu gibi, dış borç da alınmamış ve yakın tarihte ilk defa, borçlarımız da azalmaya başlamıştı. Yani anlayacağınız, Erbakan ‘dur!’ diyene kadar, Yüksek enflasyon ve yüksek faizle soyuluyorduk önceleri. Soygun formülü değişti! Şimdi formül değişik. Enflasyon –söylendiği kadar olmasa da- düşük. Ama her ne hikmetse faizler hâlâ yüksek. Eski borçlarımızın ve faizlerinin yeni alınan borçlar yoluyla ödenmesi sebebiyle borçlarımız gittikçe artıyor. Her yıl akıl almaz meblağları faiz olarak ödüyoruz. Ve bu arada her ne işe yarıyorsa, ülkede bol miktarda ‘sıcak döviz’ var. Serseri para da diyebileceğimiz sıcak döviz, ilginç bir soygun metodu. Diyelim ki adamın birisi, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerden ülkemize 1 milyon dolar getiriyor. 1 milyon doları (Euro da olabilir) paramıza çevirip, borsaya giriyor, tahvil alıyor ya da faize yatırıyor. Mevcut faiz oranlarıyla diyelim ki, yüzde 20 kazanan bu kişi, bir de döviz fiyatlarının düşüklüğünden faydalanıp, parasını sattığından daha düşük bir kurdan dövize çevirdiğinde yüzde 5 ya da 10 da buradan kazanıyor. Yani bu adam, Türkiye’ye getirdiği 1 milyon dolarlık serseri para ya da sıcak dövizi bir yıl sonra 1 milyon 300 bin dolar olarak geri götürüyor. Ya da götürmeyip, kârlı işlemine devam ediyor.. Döviz bazında yüzde 25 ya da 30 kazanç !.. Ne güzel değil mi? Herhangi bir batı ülkesinde 10 hatta 20 yılda kazanamayacağı kadar parayı, yurdumuzda 1 yılda kazanabiliyor… Soymakla kalmıyorlar!.. Bahsini ettiğimiz rakam 1 milyon dolar. Oysa şu anda yurdumuzda 70 milyar doların üzerinde sıcak döviz var… Bu ne demek?.. Kestirmeden söyleyecek olursak, bu paraların sahipleri, senede 18-20 milyar dolar civarındaki bir varlığımızı kendi servetlerine ilave ediyorlar… Mesele bu kadarla kalsa, yani sadece para kaybediyor olsak çok problem değil diyebilirdik. Ama mesele daha derin. Bu paraların sahipleri, bizi soymakla kalmayıp, aynı zamanda ülkemizin siyasal, ekonomik ve sosyal konularına da bir şekilde el uzatabiliyorlar. Kıssadan hisse şu: Bugünlerde olup biten şeylerin tesadüfi(!) olduğuna inanıyorsanız, öyle inanmaya ve rüzgarın götürdüğü yöne doğru gitmeye devam edebilirsiniz. Ama bana öyle geliyor ki, hiçbir şey tesadüf değil ve birileri bizim nasıl tepkiler vereceğimizi bildikleri için, önümüzdeki dönemde de soygunlarına devam etmek için detaylı bir senaryo yazdılar ve uyguluyorlar!.. Ekrem KIZILTAŞ-Milli GAZETE
<!– –>
