Yağız Kelimat Lafızlar

Mayıs 6, 2007

[Yorum - Prof. Dr. Bünyamin Duran] Bizde ‘Berlin’deki yargıçlar’ hiç olmayacak mı?

Kategori: Siyaset — yagizkelimatlafizlar @ 6:39 pm

[Yorum - Prof. Dr. Bünyamin Duran] Bizde ‘Berlin’deki yargıçlar’ hiç olmayacak mı?

 Yazan: Hasan Ahmet Evliyaoğlu

Ünlü sosyolog Max Weber’in Doğu toplumlarının modern kapitalizme geçemeyeceklerine dair ilginç bir tezi vardı: Kadı adaleti. Yani Osmanlı bağlamında Doğu toplumlarında hiçbir zaman rasyonel kapitalizmin temel esaslarından olan hukuk objektif şekilde işleyemez ve yansız olamazdı.

Kadı’lar patrimonyal bir ’sultan’ın emir kullarıydı; kendi vicdanlarına dayanarak evrensel ilkelere göre karar veremezlerdi. Bu nedenle Doğu toplumlarında rasyonel düşünce ve kültür kendiliğinden gelişemezdi. Batı entelektüel çevrelerinde çok yaygın olan bu görüşe ve teze karşı şahsen ben kendi ölçeğimde şimdiye kadar aslanlar gibi mücadele veriyordum. Bana göre Weber İslam toplumlarını sadece yüzeysel olarak biliyor ve tezlerini 19. yy oryantalizminin ağır baskısı altında geliştiriyordu. Bilindiği gibi 19. yy oryantalizmi fanatik bir İslam ve Türk düşmanlığı üzerinde yükseliyordu.  Hatta şimdilerde Avrupa’nın hemen her ülkesinden bir profesörün katıldığı (ben Avrupa Müslümanlarının temsilcisiyim) bir grupla EPOS (Avrupa’da Post-Seküler Toplum) Projesi çerçevesinde büyük bir çalışma yürütüyoruz. Proje çerçevesinde 2006 Mart’ında Almanya’nın Weusburg Üniversitesi’nde sadece projeye katılanlar arasında gerçekleştirdiğimiz üç günlük uluslararası konferansta Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel gelişmeler de gündeme gelmiş; Türkiye’nin mevcut yapısının bırakınız Post-Seküler olmayı Pre-seculer (Seküler öncesi; irrasyonel; akıldışıcı; yandaşçı, dindaşçı, partidaşçı anlamında) olduğu ileri sürülerek AB’ye giremeyeceği dillendirilmişti.  Mahkeme kararı AB rotamızı sarstı  Ben de Türkiye’nin önemli bir ekonomik ve entelektüel zenginliğe sahip bulunduğunu; Türk küçük burjuvazisiyle Alman burjuvazisi arasında artık herhangi bir farkın kalmadığını; mesela Kayseri’nin Weusburg’dan daha sanayileşmiş olduğunu; politik hayatın demokratikleştiğini; hukukun liberalleştiğini; bağımsız yargıçların kendilerini hiçbir güce angaje etmediklerini ileri sürerek Türkiye’nin Avrupa Toplumu’na çok olumlu katkıları olabileceğini anlatmıştım. Hazirana kadar bitirip Avrupa Parlamentosu’na sunacağımız kitapta Post-Seküler Avrupa toplumunda İslam ve Müslüman’ı yazacaktım. Güya o kitapta yine Türkiye’yi ve İslam toplumunu savunacaktım: yargının bağımsızlığından, entelektüel özgürlükten, demokratik gelenekten, çok-dinli ve çok-kültürlü tecrübelerden söz edip Türk insanının sahip bulunduğu dini yorumun ‘medeniyetler ittifakı’ için çok elverişli olduğunu anlatacaktım. Ama şimdi ne yapacağım? Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla adeta tepemden bir kazan sıcak su döküldü. Weber’in dediği gerçekten doğru muydu? Bizde de ‘Berlin’deki yargıçlar’ hiç olmayacak, olamayacak mıydı? Biz kendi kendimizi mi aldatıyor, avutuyorduk? Böyle bir şeyi biz asla başaramaz mıydık? Bizim topraklarımızda adalet ve hakkaniyet hiç olmamış ve bundan sonra da olmayacak, olamayacak mıydı? Batılı meslektaşlarımın göğsünü gere gere insan haysiyeti ve özgürlüğünden söz ederken ben ebediyen başım eğik mi gezecektim? Tek kelimeyle şimdilik umudum çökmüş, kafam karmakarışık ne yazacağımı şaşırmış durumdayım.  Başta Anayasa Mahkemesi’nin son kararı olmak üzere YÖK’ün tutumu ve üniversite rektörlerinin beyanatları bir şeyi inkarı mümkün olmayacak derecede gözümüze sokmuştur: günümüzde ülkemizde sosyal ve politik güçler arası denge tarihimizin hiçbir döneminde görülmedik şekilde bozulmuş, adeta mefluç hale gelmiştir. Yani günümüzde askeri bürokrasinin gücü ve etkinliği hem Fatih’in, hem Kanuni’nin, biraz garip gelecek ama hem de Atatürk’ün etkinliği ve gücünden çok daha artmış ve tekelleşmiş durumdadır. Başta yargı olmak üzere üniversiteler, bazı lafta sivil toplum kuruluşları, sivil bürokrasinin çok önemli bir bölümü tamamen askeri bürokrasinin hegemonyası altına girmiş, adeta bağımsızlığını kendi eliyle buharlaştırmıştır. Küçük burjuvazinin çekingen ve ne şiş yansın ne kebap tavrı da neticeyi değiştirmemektedir. Bugün bu tekelleşmiş gücün karşısında etkili hiçbir muhalefet söz konusu değildir. Parlamento, seçmen, verilen oylar, formel ve enformel kamu alanları önemini ve belirleyici niteliğini insanların gözünde yitirmiştir. Bireyin hukukunu koruyacak hiçbir mekanizma kalmamıştır. Sıradan vatandaşın hukukunun savunuculuğunu yapması gereken üniversite hocaları, entelektüeller ve onu fiilen güvence altına alması gereken yargıçlar maalesef bambaşka motiflerin etkisi altında çalışmaktadırlar. Bu durum tarihimizin en önemli krizi sayılmalıdır.  Laiklik dayatmasının perde arkası  Klasik Osmanlı dönemlerinde ulema (ya da ilmiye sektörü), esnaf, yeniçeri ve kadılardan oluşan anti-Bab-ı Âli koalisyonu kısmen de olsa bireyin hukukunu güvence altına alıyor, özellikle ulemayı bireyin hukukunun yılmaz savunucusu yapıyordu. Çünkü ulema tamamen bağımsızdı ve maaşını devletten değil vakıflardan alıyordu. Esnaf kendi örgütlenmesini lonca teşkilatı aracılığıyla yapıyor; kimin usta olacağından, kimin işyeri açıp açamayacağına; hangi ürünlerin nasıl ve hangi kalitede üretilip nerede satılacağına kadar lonca teşkilatı karar veriyordu. Aynı şekilde yeniçeri ocağı da Bab-ı Âli’ye kısmen bağımlı, genellikle ulemanın etkisi altındaydı. Yargı erki ise direkt şeyhülislama bağlı idi, dolayısıyla ulema ile direkt bir organik bağı vardı. Bab-ı Âli paşalarının haksızlıklarını, zulümlerini, kanunsuzluklarını, soygunlarını ve ahlaksızlıklarını bu dörtlü ittifak engellenmeye çalışıyordu. Bab-ı Âli haksızlıkları dayanılmayacak noktaya taşıdığında ulemanın işaretiyle medrese talebeleri hücrelerinden, yeniçeriler kışlalarından, esnaf dükkânlarından Bab-ı Âli’ye yürüyor ve sivil itaatsizlik başlıyordu: saray günlerce taşlanıyor, haksızlık ve kanunsuzluk yapan paşanın cezası verilinceye kadar dörtlü ittifakın insanları sarayın etrafından ayrılmıyordu. Olay padişahın da müdahalesiyle genellikle zalimin cezalandırılmasıyla son buluyor ve ulemanın önereceği yeni bir paşa idareyi devralıyordu.  Doğal olarak post-modern bir dönemde yaşayan bizlerin o eski klasik dengelerin aynen gerçekleşmesini beklememiz safdillik olur. Ama burada şunu da ifade etmeliyim: askeri bürokrasinin karşısında çok güçlü bir ekonomik burjuva, iyi kalitede bir üniversite sınıfı, özgür bir entelektüel sınıf, burnundan kıl aldırmayan yargıçlar konmadıkça, bunlar ağırlıklarını her an hissettirmedikçe askeri sınıf bugün Atatürkçülük ve laiklik adına; yarın milliyetçilik ve ulusçuluk adına; öbürsü gün de din ve mukaddesat adına aynı dayatmaları sürdürecektir.  Klasik Osmanlı dengesi gibi yepyeni bir dengeyi kurabilmemiz bugünkü şartlarda imkânsız gözüküyor. Elimizde kala kala sadece bir imkân kalmıştır, o da Avrupa Topluluğu’na girmemiz. Anlaşılan bizim o altın dengemizi onların zorlamasıyla kurabileceğiz. Kurulsun da kimin zoruyla kurulursa kurulsun noktasına geldik dayandık.   PROF. DR. BÜNYAMİN DURAN – ROTTERDAM ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ/FELSEFECİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

<!– –>

KRALLARIN EGEMENLİĞİNDEKİ BİR DÜNYADA, ZULME BAŞKALDIRAN HERKES KORSANDIR

Kategori: Editör Yazıları — yagizkelimatlafizlar @ 6:39 pm

KRALLARIN EGEMENLİĞİNDEKİ BİR DÜNYADA, ZULME BAŞKALDIRAN HERKES KORSANDIR

  Hasan Ahmet Evliyaoğlu

Makedonlar’ın yetişdirdiği ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük askeri dehası kabul edilen Büyük İskender, sadece Balkanlar’da değil, Anadolu’dan Hindistan’a, Mısır’dan, Hazar’a kadar uzanan koca imparatorluğunda erişilmez bir efsaneydi.    Onun büyüklüğü, Mısır’ı fethetmeye gittiği zaman, Nil’in taşmasına ve tanrı Zeus’un oğlu olarak tanrı Amon’la görüştüğüne dair efsaneler üretilecek boyutlardaydı.  Büyük İskender’in kudreti ve azameti bütün dünyayı sarmasına rağmen, bir gafil adam bundan habersizdi. Gafilliği bu kadarla da kalmaz, Akdeniz ve Kızıldeniz’de korsanlık yapar.  İskender’in imparatorluğunda korsanlık yapacak kadar gözü kara olan bu kişinin yakalanması için kral emir buyurur. Korsan bir gün derdest edilir ve Büyük Kral’ın önüne çıkarılır.  İskender, hangi hakla ve cesaretle korsanlık yaptığını sorar. Korsan kısa bir cevap verir:  “Sizin büyük ordunuzla yaptığınızı, ben tek başıma yapıyorum. Ama siz güçlü olduğunuz için Kral, ben güçsüz olduğum için korsan oluyorum. Ayrıca gaspettiğiniz ülkemde başka ne yapabilirim ki?” KRALLARIN EGEMENLİĞİNDEKİ BİR DÜNYADA, ZULME BAŞKALDIRAN HERKES KORSANDIR  .

 

 

 

 

<!– –>

Bu da son yaşadığımız olaylarla ilgili…

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 6:38 pm

Bu da son yaşadığımız olaylarla ilgili…

  Yazan: Hasan Ahmet Evliyaoğlu

Başbakan Tayyip Erdoğan şehit cenazelerini karşılamak için Anadolu illerinden birine gitmiş. Erdoğan burada top atışlarıyla karşılanmış.

 

İkinci atıştan sonra yaşlı bir kadın Polis’e sormuş “Niye ateş ediyorlar evladım?”Polis açıklamış: “Tayyip Erdoğan geldi de…”

 

Kadın: “Vah vah vah, ilk atışta isabet ettiremediler demek…”

Üniversite öğrencileri ve profesörler hakkında…

Kategori: Nükteler — yagizkelimatlafizlar @ 6:36 pm

Üniversite öğrencileri ve profesörler hakkında…

 Yazan: Hasan Ahmet Evliyaoğlu

ODTÜ’de yemekhaneye giren öğrenci tüm yerler dolu olduğıundan gidip profesörlerin bulunduğu masaya oturmuş.

 

Prof. Kaşlarını çatarak “Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz” deyince öğrenci:

 

“O zaman ben uçuyorum…”Profesör cevaba çok sinirlenmiş. Sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel cevaplamış.

 

Prof. Öğrenciye “Sona son bir soru soracağım” demiş.Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et. Birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi torbayı alırsın?”

 

Öğrenci “Para dolu torbayı seçerdim.”Prof. “Ben olsam akıl olanı torbayı seçerdim.”

 

Öğrenci “Normal kimde ne eksikse onu seçer”Prof. Çok sinirlenmiş. Öğrencinin not defterini alıp içine “öküz” yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış.

 

Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış:“Sayın profesör imzanızı atmışsınız fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz”…

<!– –>

Üstad’dan Aşk (N. Fazıl’dan)

Kategori: Şiir — yagizkelimatlafizlar @ 6:35 pm

Üstad’dan Aşk (N. Fazıl’dan)

 

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde,

Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.
Anladım işi; San’at ALLAH’I aramakmış,

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.
Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir?

Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?
Seni aramam için beni uzağa attın,

Alemi benim, beni Kendin için yarattın.
Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı,

Tek ses duysalar; ALLAH (C.C.) yoklayanlar nabzımı.
Tutuşturanlar, lügat kitabını elime,

Bilsin; ALLAH’TAN (C.C.) başka bilmiyorum kelime.
Ellerime uzanan dudakları tepeyim,

ALLAH (C.C.) diyen gel seni ayağından öpeyim.
Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle,

Sermayem tek kelime ALLAH (C.C.) Azze ve Celle.
Güzel ALLAH’IM (C.C.), Senden ne gelecekse gelsin,

Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.
Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık,

Anla ki yok ALLAH’TAN (C.C.) başkasıyla yakınlık.
Kudret O’nun, gayrında ne mecal var ne tüvan,

Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.
Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi,

Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.
Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey,

Olan Sensin, hey büyük hakikat Sultanı hey.
Bu yük Senden ALLAH’IM (C.C.), çekeceğim naçarım,

Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım.
“ALLAH C.C. bir” demektense ecel teri dökerken,

Ölüversem, beklenmez bir anda “ALLAH C.C. bir” derken.
Sana şah damarından daha da yakın ALLAH (C.C.),

Günah mı dedin, Ondan uzağa düşmek günah.
Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,

Affet Senden habersiz aldığım her nefesten.
ALLAH (C.C.) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,
Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız,

Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.
Düşünüyorum O’ndan evvel zaman var mıydı?

 Hakikatler boşluğa bakan aynalar mıydı?
O ALLAH’IN (C.C.) emriyle kâinat Efendisi (SAV),

Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi.
Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim,

Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.
Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür,

Sana göl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.
Eklense de başıma dünyada kaç baş varsa,

Başım onların hepsi için secdeye varsa.
O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır,

O yüz ki göz değince ALLAH’I (C.C.) hatırlatır.
Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı söyle,

Cevap: son anda nasıl olacaksa, hep öyle.
Biri aşk, biri nefret, bizim kanadımız çift,

Ateş saçmalı ki Nûr, erisin kapkara zift.
Büyük Randevu, bilsem nerede saat kaçta,

Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir,

Mezarda geçer akça, neyse onu biriktir.
Dostlarım ev, eşyamdı, bir bir gitti diyorum,

Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.
Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm,

Gözümde son marifet, Azrail’e (A.S.) tebessüm.
Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var,

Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.
O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrail’e (A.S.) “hoş geldin” diyebilmekte hüner.
Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun,

Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber (SAV) ?Necip Fazıl Kısakürek 

 

 

 

BATI MEDENİYETİNİN ARKA PLANI

Kategori: Tarih — yagizkelimatlafizlar @ 6:33 pm

BATI MEDENİYETİNİN ARKA PLANI

 Yazan: Hasan Ahmet Evliyaoğlu

Modern dünyanın (!) dünü bilinmeden bu gününü doğru değerlendirmenin imkanı yoktur. Bu gün kendisi dışındaki dünyanın ‘geri’ kendisin ise ‘ileri’ olarak niteleyen bu kendini beğenmiş, küstah uygarlığın, bu refahı elde etmek için dünyanın gözü yaşlı insanlarına ödettiği bedeli hepimizin bilmesi insanlık adına bir borçtur.

Hemen belirtelim ki, Avrupa’nın kalkındığı şartlarda kalkınmak bir medeniyet için yüz kızartıcı olduğa kadar utanç verici bir insanlık suçudur da aynı zamanda. Bu yargıya nasıl vardığımızı biraz sonra örnekleri ile göreceğiz.

Avrupa uygarlığının Afrika insanının kanı üzerinde yükseldiğini söyleyenler haksız değil. Çünkü Afrika’dan taşınan köle sayısı bir hesaba göre 150 milyona yaklaşmaktadır. Köle ticarerti sırasında yalnızca yolda telef olan insan sayısı 19 milyondur. Bununla da yetinmeyen Batı, bu insanların torunlarını savaşlarda yem olarak kullanmıştır. Yalnızca I. Dünya Savaş’ında Fransa’nın cephelerinde Afrika’daki sömürgelerden getirilerek ölüme sürülen insan sayısı 845.000’dir.( Mustafa İslamoğlu, Yürek Fethi,Denge Yay. İst. 1988,s.63-64)


İsterseniz konuya büyük bir kandırmaca sonucu Amerika’yı keşfeden ‘kaşif’ adıyla bizlere lanse edilen Kristof Kolomb’un seyahat günlüğünden alınan bir alıntı ile başlayalım.


Aravak yerlileri silah taşımıyorlardı. Hatta silahın ne olduğunu bile bilmyorlardı. Onlara bil kılıç gösterdim, keskin tarafından tuttular ve ellerini yaraladılar.”

Kolomb “ dünyanın en nazik insanları’ diye söz ettiği Amerika Kızılderilileri için şöyle diyor:

Kötülüğün ne olduğunu bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar,komşularını kendileri kadar seviyorlar. Dünyanın en tatlı dilli insanları, hep gülüyorlar.”

Bu övgüleri sıraladıktan sonra batılı’nın ruh halini yansıtan sözlerini kulak verelim:

Bunlardan çok iyi hizmetkar olur.Sadece elli adamla bütün yerlilerin hepsini kolayca boyun eğdire biliriz, ve her istediğimi yaptıra bilirim.”

Batı Afrika sahillerinden kandırarak getirdiği on binlerce mazlum siyah’ın kan ve göz yaşı üzerine kurduğu sanayi medeniyeti ile dünyanın efendisi olmuştur.Unutmayalım ki, bu kanlı medeniyet kurulurken sadece Afrika’dan gemilerle taşınan zencilerden telef olanların sayısının 19 milyon , her bir siyahi esiri yakalamak için de 10 kişi öldürülmüştür.

ABD’li tarihçi Samuel Eliot Morison şöyle diyor:

1492’de bir yeryüzü cenneti olan ( yeni adıyla) İspanyol adasının bütün insanlarının yo edilmesi siyaseti ve o siyasetin uygulanması, tek sorumlusu olan Kolomb tarafından başlatıldı.Çağdaş bir etnoloğa göre 1492’de 300 000 olması gereken ada nüfusunun üçte biri 1494-1496 arasında öldürüldü.1508’ de sağ kalan yerlilerin sayısı 60 000 idi. 1548’de Oviedo ( İspanyolların resmi tarih kitabı) , adada yaşayan kızıl derililerin 500’ ü bulduğundan kuşkuluydu”

Bartolome de la casas ( 1474- 1566) bir piskopos Amerika kıtasına ilk çıkan Avrupalı ‘ kaşiflerin) yanında din adamı olarak bulunan arkadaşlarından dinlediği ve arkadaşlarının bizzat şahit olduğu zulum ve katliamların notunu tutan Casas’ın notlarından birkaç alıntı:

İspanyol adası adı verilen adaya ilk çıktığımızda 3 milyon yerli vardı, bu gün ise 200 den fazla kalmadı.”

Örneklerini daha önce de bunların ataları olan Romalı larda gördüğmüz arena dövüşlerindeki gladyatörlerin ve mahkumların birbirlerin parçalamaları; aç aslanlara parçalatmaları ,Roma sokaklarında yöneticilerin çocuklarının sırf zevkleri için sıradan insanları bıçaklayarak karınlarını deşerek öldürmelerini aratmayan bir sahneyi görelim:

“ Kimin tek bıçakla darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını deleceği, ya da bağırsaklarını dökeceği üzerine bahse girişiyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı.Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülüşüyorlardı…”

“…. Bu kaptanın önceden boyun eymiş yerlileri diğerleriyle savaşsınlar diye beraberinde götürme alışkanlığı vardı.götürdüğü 15-20 bin yerli adama yemek vermediğinden yakaladıkları yerlileri yemelerine izin veriyordu. Ordugahında akıl almaz bir insan eti kasaplığı vardı.”

. Alınız, Batı uygarlığının hangi dünya mazlumlarının kan, emek ve gözyaşları üzerinde yükseldiğine dair şu örneklere bir göz atınız:


Krıstof kolomb’un ardından 1519’da Hernan Cortes adındaki bir İspanyol serüvencisi Güney Amerika’ya bir deniz seferi düzenler. O tarihte bu günkü Meksika topralarında Aztekk İmparatorluğu’nun sahibi olan Aztekler yaşamaktadır. İşin ilginci bir Aztek efsanesine göre selefleri Toltek uygarlığının üç yüzyıl önce önce rahip-kralı Quetzalcoatl yeniden dirilip 1519 yılında deniz yoluyla “kurtarıcı” olarak gelecektir. Bu hurafede yer alan kurtarıcı tipine Herman Cortes, adıyla ve yadıyla uymaktadır. Aztekler, hurafe itikatlarını etkisiyle Cortes’i büyük bir coşkuyla karşılarlar.Kral II. Montezuma (st.1502-1520), Cortes’i el üstünde tutar ve ona her türlü ikramı yapar. Cortes bu fırsatı ganimet bilerek kralı esir alır ve imparatorluk hazinesini yağmalar. Kendisine ve arkadaşlarına kucak açan bu insanlara karşı bir soykırıma girişir. Bu günlü Meksiko’’nun yerinde bulunan başkent Tenoshtitlan’da korkunç bir katliam gerçekleştirir. Koca Aztek uygarlığı, bir avuç Avrupalı serüvenci eliyle yok olur. (Mustafa İslamoğlu, Yürek Fethi,Denge Yay. İst. 1988,s.63-64)


“Bu katliamdan sonra İspanyol subayı Francisco Pizarro İnka İmparatorluğu’na saldırdı. İmparatorluğun içine düştüğü hanedan kavgasından yararlanarak kral Atahualpa’yı esir aldı. Halkın canını bağaşlama karşılığında imparatorlık hazinesini istedi. Hazineyi elde edince sözünü tutmayıp tüm halkı kılıçtan geçirdi.


“Batılılar aynı soygun ve katliamları Afrika sahillerinde ve Hind okyanusu kıyılarında da gerçekleştirdiler Vasco de Gama Hindistan sahilindeki Kalikut limanını ele geçirince hint ticaret filosuna ait gemilerdeki 800 tayfayı önce öldürmüş ardından da el ve ayaklarını kesmiş, paramparça edilmiş cesetleri bir mektıpla birlikte Kalikut kralına hediye olarak yollamıştı.” (Mustafa İslamoğlu, Yürek Fethi,Denge Yay. İst. 1988,s.63-64)


“Portekizli “ kaşifler”, katliam ve soygunda İspanyollardan hiç de geri kalmıyorlardı..İspanyollar Amerika yerlilerinin kökünü kurutup topraklarını yağmalarken Portekizliler de Hind kıyılarında yaşayan yerlileri kılıçtan geçirip ülkelerini yağmalıyorlardı. Portekizli “kaşifler” Hind okyanusunda yer alan Bete Adası’nı kuşatınca ada halkı anlaşarak teslim olmayı kabul etti. Anlaşmaya uymayan Portekizliler ada halkını tümden esir alıp Müslümanlara karşı savaşmalarını istediler. Bete emiri teklifi reddetti. Bunu üzerine Portekizli “kaşifler” bu masum sivil halkı tutuşturdukları ateşte son ferdine kadar yaktılar.”

(Mustafa İslamoğlu, Yürek Fethi,Denge Yay. İst. 1988,s.63-64)

Ünlü Fransız yazar Michel Eyguem de Montaiğne ( 1533-1592) daha o tarihlerde Batı’nın giriştiği bu barbarlığı şöyle itiraf ediyordu:


“ Biz cehaletlerinden, görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle kalleşliğe, sefihliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara, işkencelere alıştırdık. Kim, tarihin hangi döneminde ticareti böylesine bir sömürgeye dönüştürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, nunca milletin kökü kurutukuyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor, dünyanın en güzel , en zengin ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin? İnciler, biberler alıp satacağız diye mi? Makinenin aşağılık zaferi bunlar. Hiçbir zaman kazanç tutkusu , hatta hiçbir haksız sömürü dahi insanları böylesi korkunç bir kinle birbirine düşürmemiş, bu kadar yürekler acısıkıyımlara yol açmamıştır.” ( Montaiğne, M; Denemeler, trc.Sabahaddin Eyüboğlu, Cem Yay. ist.,1970)


Amerikalı antropologlar,tarihte ilk defa kafa derisi yüzenlerin Avrupa’dan gelen beyazların olduğunu söylerler. 19787 yılında bir Japon gazetesinde ikinci dünya savaşı sırasında binlerce Japon askerinin kafasını Amerika’lı askerler keserek Amerika’ya hatıra olarak götürdüklerini, binden fazla askerin de kafasını keserek çukurlara attıklarını yazar.

Yıllardır bizlere seyrettirdikleri Kızılderili filmlerini düşünelim birde ? Acımasız, vahşi, korkunç, ilkel, yamyam, saldırgan Kızılderili ; bunların karşısında ise, medeni ilerici, kahraman, gözü pek inek çobanı ( kovboy) İşte Avrupalının imaj bozması budur.

Durum böyle iken bizlere yıllardır yerlilerin insan eti yedikleri yalanını bu şekilde manipüle ederek yutturdular

“Saint François tarikatı papazı Marcos de Niza’nın Castilla kralına yolladığı mektuptan :

“ Yerliler İspanyollara hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeye sebep olmadan yakıldılar. Oraya gelen Ocana isimli bir papaz adayı, yanan bir erkek çocuğu ateşten çekti. başka bir İspanyol gelerek çocuğu elinden alıp yeniden alevlerin ortasına attı.İspanyolların, yerlilerin ellerini,burunlarını ve kulaklarını hiç sebepsiz, sadece canları istediği için kestiklerini gözlerimle gördüğümü aynı şekilde doğrularım.”

Hindistan’da Fransızların yaptığı asimilasyon yetmezmiş gibi oradaki kumaş pazarını ele geçirmek için binlerce Hint kumaşçısının ellerini kestiğini dünya alem bilmektedir. Aynı Fransızlar 1994 yıllarında Uganda’da oradaki yerli kabileleri ( tutsiler, raunda ) birbirine düşürerek bazen direk bazen de dolaylı yollarla bu iki kabileye soykırım uygulatmıştır. Fransa’nın kanlı elleri ve kirli emelleri oraya ulaşmadan önce birleriyle kavga dahi etmeyen bu insanlar ;üç ayda bir milyon masum insanı katlede bilmişlerdir.

Bunların abartılı olduğunu zannetmeyelim. Bunların çok daha vahşi ,çok daha iğrençlerini gerçekleştirdiklerine yakın tarihimiz da şahittir. İkinci dünya savaşında Rusların ve Ermenilerin Anadolu’da yaptıkları katliamlar, yukarıda anlatılanları aratmayacak cinsten. Karnı deşilerek öldürülen hamile kadınlarımız, baltalarla kesilen başlar,yüzlerce toplu mezarlar vs.

Yakın zamandaki dünya tarihini hatırlayalım; Sırpların Arnavutluk’ta yaptıkları katliamlar medeni! Batının gözleri önünde yıllarca devam etti.

İsrail’in Filistin’de yıllardır sürdürdüğü devlet terörüne ne demeli? Dünya medyasının gözleri önünde bir babanın kolları arasında saklanıp bir köşeye pusan çocuğu ve babasını bilerek öldüren canilere kendilerinden olmalarına rağmen Filistinlilerin haklarını arayan ve İsrail tanklarının paletleri altında can veren gazeteci bayan muhabiri hatırlayalım.

 

Temelleri diğer insanların kan ve gözyaşlarıyla atılan bu sahte medeniyetin bilinç altı nasıl oluşmuştur? İşte bu sorunu cevabı her şeyi açıklığa kavuşturur niteliktedir.

Hırıstıyanlık’daki ilk günah teorisini hatırlayalım: Bu teori aynı zamanda Pavlos Hırıstiyanlığı’nın insan anlayışını da ele veriyor.

Buna göre İnsan daha anasının karnındayken günahkar olan insandır.Bu teze göre oğul babanın suçunu yüklenmektedir. İsa kendi bireyselliğinde günahsızdı ama İnsanoğlunun işlediği ( Adem ile Havva’nın) bu günah yüzünden tüm insanlık da bu günahı işlemiş gibidir.İşte günahsız İsa kendisini feda ederek insanlığın günahını affettirmeye çalışmıştır.

Peki bu öğretinin konuyla bağlantısı nedir? O da şu:

Hırıstıyan inancına göre bu günahtan kurtulmanın bir yolu daha vardır ki, oda acı ve ıstırap çekmek. Onun için Hırıstıyan dininde yeni doğan her çocuk vaftiz edilir. Böylece çarmıhta acı çekerek ölen İsa gibi acı çekerek günahlarını affettire bilirdi.

Bu korkunç öğreti gerçekte beraberinde de zumlu getiriyordu. Çünkü acı çekmek insanı masum ve günahsız kılmanın bir yolu ise, Hırıstıyan olmayan ya da günahkar hırıstıyan bir insana acı çektirmek ona iyilik etmekti. Burada ünlü Engizisyon mahkemelerinin verdiği insan yakma cezaları her türlü işkence ve cinayeti yapan kilise tarafından bir arınma olarak görünüyordu. İşte batı tarihi boyunca görülen saldırganlığın ve cinayetlerin arka planında bu yanlış inanç yatıyordu. Böyle olmasaydı çeyrek yüzyıl içinde 60 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan insanlık tarihinin en kanlı savaşları nasıl açıklana bilir? Avrupalı sömürgecinin Afrika’dan 100, kuzey ve güney yerlilerinden 95 milyon insanın katletmesini neyle izah edile bilir? Orta doğuda ve Asya’da öldürdüğü masum insanların sayısı bilinmiyor.

Bertrand Russele’ın da ifade ettiği gibi İspanyollar Meksika ve Peru da bebekleri önce vaftiz edip hemen ardından beyinlerini dağıtıyorlardı. Böylece bu bebeklerin cennete girmelerini sağlamış oluyorlardı.

Zulüm medeniyetini Yahudi ayağına geldiğimizde ise; Biliyoruz ki, Yahudilere göre onlar tanrı tarafından seçilmiş Allah’ın en yakın dostları , günahları bağışlanmış , cenneti garantilemiş tek millet kendileri . Diğer bütün insanlar Allah tarafından bu seçilmiş kavme hizmet etmeleri için yaratılmıştır. Gerçekte bir Yahudi olmayanın yapacağı en güzel ibadet gerçek Yahudilere hizmet etmektir.Yahudiler ve Hırıstıyanlar şuna inanırlar. Bir gün gelecek İsa gelip Tanrının krallığını kuracak Bizler İsa gelmeden önce ‘Tanrı’nın kırallığı’nı kurmasına yardım etmeliyiz.

Yahudilerin diğer bir inancına göre ise ; dünyayı kaos ve kargaşa kaplamadan kıyamet kopmayacaktır. Öyle ise kıyametin çabuk gelmesi için bizler dünyayı kaos ve kargaşaya sürüklemeliyiz.Peki bu inancın onlara sağlayacağı kazanç ne olabilir? Kazanımları şu : bizler zaten cenneti garantilemiş Allah’ın seçilmiş ve sevilmiş kullarıyız bir an önce kıyamet kopsun da cennete gidelim.İşte Batı medeniyetinin vahşiliğinin koordinatlarını bütün bu yanlış inanç ve düşünceler vermektedir. Acımasızlıklarının altında yatan Saikler bunlardır.

Bir Yahudi olan ve ünlü Darwinizm teorisini geliştiren ve bizlere de yıllarca okutulan bu yalan ve yıkıcı teorinin kurucusu olan Charles Darwin, in aşağıdaki fikirlerini daha iyi anlıyoruz.

İnsanlar aşağı ırklar ve medeni ırklar olmak üzere ikiye ayrılır. Aşağı ırklar gelişimini tam tamamlayamamış yarı insan yarı maymun canlılardır. Medeni ırklar bu aşağı ırkları yok etmelidirler Türk ırkı da aşağı ırklardandır. Ve onların da yok edilmesi gerekiyor.

( THE LİFE AND LETTERS OF CHARLES DARWİN ,edited by his son ,Francis Darwin, new york 1888,sh..286)


Saint-Arnaud Mareşali Bageaud’un 14 Mayıs 1840’da , şu notu düştüğünü nakleder Garaudy: “Franklar’ın, Gotlar’ın yaptığına benziyen büyük bir işgal yapmak gerekiyor… Her tarafta bol su ve verimli topraklar olacak.Orada toprakların kime ait olduğu öğrenilmeksizin sömürgecileri yerleştirmek gerek.” Aynı Mereşal’in Mayıs 1951 günlüğü şöyle: “Geçtiğim yerlerde geniş geniş bir yangın bıraktım.Yaklaşık ikiyüz köy bütünüyle ateşe verildi, bahçeler yağma edildi, zeytinlikler kesildi” Sömürgeci Fransız Albay Tontağnac 19 Ocak 1842’de Maskara’dan yazıyor: “ Düşmanı izliyoruz; kadınlar, çocuklar,hayvanlar,buğday,arpa…. Ele geçiriyoruz.” Cnte d’ Herison İnsan avı isimli eserinde faillerden birinin tanıklığıyla nakleder:

“Mahkumlardan çift çift toplanmış bir varil dolusu kulak getiriyoruz….. Yerlilerin kulakları yine de uzun süre çifti 10 frank yaptı ve kadınlar tam bir av hayvanı muamelesi gördü.” (XX. Y. Biyoğrafisi 225) ( Mustafa İslamoğlu, Yürek Fethi,Denge Yay. İst. 1988 S.64)

 

Bütün bu değerlendirmelerden sonra Avrupa birliği diye isimlendirilen ; dünyanın dört biryanındaki masum insanların kanını emen vampirlerin oluşturduğu,Kızılderililerin ‘çift dilli, çok yüzlü’ diye tanımladığı böyle bir birliğe girmek için nelerimizi feda etttiğimizi, hangi değerlerimize ihanet etmek üzere olduğumuzu lütfen bir düşünelim.

Sevgili kardeşlerim; unutmayalım ki, bizim köklerimizin dayandığı medeniyet bir Rahmet medeniyeti olarak temellerinde hiçbir milletin, ırkın kan ve göz yaşının bulaşmadığı saf ve berrak bir medeniyyettir. Buna delil olarak yüzlerce şey söyleyebiliriz. Şu kadarını söyleyelim ki, atalarımız fethettikleri yerlerin insanlarının önce gönüllerini fethederlerdi . Zaten diğer milletler ne zaman gelip bizi de topraklarına katacaklar diye sabırsızlıkla onların gelip kendilerini kuşatmaların ve kurtarmalarını isterlerdi. İnanmayanlar 600 yıllık Osmanlı tarihine bakabilirler.

Avrupa’da yaşayan değerli kardeşlerim, sizler böyle bir medeniyetin sahibinin torunları olarak anlınız ak , omuzunuz dik, göğsünüz ilerde olarak ve hiçbir komplekse kapılmadan bulunduğunuz yerin sokak ve caddelerinde kendinize güvenerek dolaşa bilirsiniz.

Sizleri Allah’ın selamıyla selamlarım.


NURİ CELEPÇİ

26.01.2007

BURSA


Yararlanılan kaynaklar:

  1. Kızılderililer nasıl yok edildi,şule yay.İst. 1997

  2. Mustafa İSLAMOĞLU; Sözün gücü mü? Gücün sözü mü? , Yerliler ve Yersizler, Ayetlerin ışığında , Yürek Devleti

  3. Ali BULAÇ , ‘İslam ve Fundamentalizm’,İz yayıncılık İstanbul,1997, İslam ve Demokrasi, İz yayıncılık İstanbul,1998

Konuyla ilgili Bakıla Bilecek Kaynaklar

  1. ( Roger Garaudy; İslam ve İnsanlığın Geleceği; 3. baskı,Pınar Yay.Çev.Cemal Aydın,İst.1986, s.168.)

5- JHON M. HOBSON ;Batı Medeniyetinin Doğulu kökenleri,(Çev.Esra ERMERT), Yky.Yay.İst. 2001,s.176-180.)

6- Ali BULAÇ, İslam ve Demokrasi, İz yayıncılık İstanbul,1998

WordPress.com'dan blog alın.